VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
FİRMA REHBERİ
İLAN REHBERİ
BİZE ULAŞIN
YAZARLAR
Edirne Ahval Haber - edirneahval.com

@ Haber Tarihi : 22 Mayıs 2020 09:32:21

0 Yorum

Annemin müzesi

Annemin , seksenli yıllarda,saat başı hareket eden okul otobüsünü kaçırmamak için nefes nefese  yokuş aşağı koştuğu yolu şimdi arabayla çıkıyorum. Bu mahalleye ilk kez yedi, sekiz yaşlarında gelmiştim. Babamın henüz hayatta, abimin okulda olduğu bir gün dolaşmaya çıkmıştık. Bana; "Çocukluğumun geçtiği  evi görmek ister misin?" diye sormuştu. Arabayla geldiğimiz o gün; yokuşu eskiden daha dik hatırladığını, geçen zaman zarfında insan ayaklarının ağırlığının toprağı çöküntüye uğratabildiğini  ya da ilk kez arabayla geçtiği bu yolun,kendi unutulmuşluğuna tırmandığını söylemişti; gamzesini ele vermeyen gülümseyişiyle.

Abimle, "satılık" ilanı afişlerini aldıktan sonra burada buluşacaktık. Dün gece ben, annemin gözlerini hayata kapadığı evde, onun fotoğraf albümlerini tekrar tekrar inceleyerek  geceyi geçirirken, O; bir otelde kalmasının daha iyi olacağına kanaat getirmişti. Annemin çocukluğunun geçtiği bu eve de girmekte tereddüt edecekti. Hâlbuki bu evde annemle hiç anımız yoktu. Annem, insanların acıya verdiği tepkinin  herkeste farklı olduğunu söyler. Yani söylerdi. "Elin yandığında baban ateşe söverdi,sen ağlayıp sızlıyorsun, abin; acısıyla yaptığı işe devam eder.Olup bitene duyarsız kalmakla suçlayacağın kişi en güçlünüz olabilir." Bir süre direksiyon başında oturup kucağımda dün geceden ayırdığım çocukluk fotoğraflarına bakarak bana her fırsatta anlattığı hikayeleri hatırlamaya çalıştım.

Yaz akşamları, ezan saatlerinde annemi çağıran anneannemin sesi kulaklarımda çınlayınca irkildim. Arabadan inip rengi paslı kahveye dönmüş bahçe kapısına kadar yürüdüm. Anneannemin sesini duyar duymaz fırlayıp,tek kolunu briket tuğlasının üst yüzeyine koyup bir hamleyle bahçeye atlayışlarına şahit olan duvar; benim belime ancak yetişiyordu. Oysa ikimizin arasındaki boy farkı on santimetreyi geçmiyordu.

Gelişigüzel bir tel parçasının bükülerek birleştirdiği,iki yana açılan demir kapıyı elimde bıraktığı keskin pas izlerine rağmen açmayı başardım. Evin koruyuculuğunu üstlenmişçesine, dizime dolanan yabani otların, bacaklarımı çizen dikenlerin başlarını okşayarak geçtim. Ne sarı sıcak rengine ulaşamadan yediği kayısı ne meyve vermeyen ceviz ne de salıncağının  bağlandığı dut ağaçlarından eser kalmıştı. Anneannemin, konserve tenekelerine ektiği sardunyaların dizili olduğu balkon basamakları karşıladı beni. Elimdeki fotoğraf destesinde yer alan; kimi zaman dizinde kimi zaman dirseğinde onunla birlikte gülümseyen yara bantlarıyla, çocukluğunun demirbaşı yaraların sebebi olan o basamaklar... sivriliklerini geçen yıllar nasılda  törpülemişti. Dış kapının önünde dikilip sağındaki kırmızı alüminyum levhayı okudum: "Numara on üç". Bir elimle cebimdeki anahtarı ararken diğeri çocukça bir muziplikle zile bastı. Sokağın sonundaki bu bahçeli evin kapısında bana sokağının isminin ; Jacopo adıyla Osmanlı'ya gelen daha sonra Müslüman olarak Yakup adını alan ve dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmet'i iyileştiremediği için öfkeli yeniçeriler tarafından öldürülen hekim Yakup Paşa'dan geldiğini anlatmıştı. Bugün tarih öğretmenliği okuyuşumun müsebbibi annemin anlatmış olduğu bu hikayelerdir.

Hol girişindeki duvarda asılı aynanın önünde boyunun kısalığından yakınan annemin zıplayan, kısacık kesilmiş saçlarıyla iyice aydınlığa çıkan çilli yüzünü görür gibi oldum. Bir keresinde bana ilkokul üçüncü sınıftayken babasının iş arkadaşlarından birinin eğilip ona "Sen ne zaman okula başlayacaksın?"diye sorduğunda yaşından küçük görünmesinin onu ne kadar kızdırdığını anlatmıştı. Sola dönüp uzun koridorda ilerledim. Karşımdaki kapıyı açtığımda elimdeki doğumgünü fotoğraflarından birinde,sandıklı kanepenin  önündeki masada, mumları yanan pastasının yanında dayım öperek yeni yaşını kutluyordu. Buradaki haline ne kadar da çok benziyorum. Gülünce, sahne açılışında kenarda toplanan tiyatro perdesini hatırlatan yüz çizgileri,kül rengi saçları ve ondan bana tek kalan miras sandığım bir çift yeşil göz…Resmin köşesinde, kanepenin üzerinde; ancak yarısı kadraja sığan ceviz yeşili, çevirmeli telefon dikkatimi çekti. Dün gece annemin yatak odasının ışığını yaktığımda, o telefon karşımda belirivermişti. Koridora açılan bir çok kapı vardı ve bu kapılar abimle ikimizden daha çok onun elini tutmuşlardı.Henüz üç aylıkken işine dönmek zorunda kaldığından anneanneme teslim ettiği abim üniversiteyi başka şehirde okumak için bizden ayrıldığında, ona daha yeni alıştığını itiraf etmişti. Hayatına, ilkokul yaşında dahil olan oğluyla oynarken oyunun en tatlı yerinde "Ya şimdi kapı çalar da karşıma çıkan bir yabancı çocuğumu benden isterse" düşüncesini uzun süre zihninden atmadığını anlatırdı.

Kendimi bildim bileli diye başlayan cümlelerimiz vardır hani hafızamızın dibinden sıyırdığımız, kesinliğinden şüphe duymadığımız;işte abim, kendini bildigi o günlerin annemlerle yaşayacaği eve geldiği güne rastladığını söyler. Evi bir an önce elden çıkarmak istemesinin nedeni, işleri bir an önce sonuçlandırıp artık tek bağlantısını toprağına gömdüğü bu şehirden uzaklaşmaktı. Çıkmak için dış kapıya yöneldiğimde yarısı buzlu camla kaplı, aralanmış kapıdan içeriye başımı uzattım. Evin sokağa cepheli tek odasının, annemin sık sık düşlerinde dışarıyı seyrettiği bu oda olduğunu anladım. Pencere önünde konumlandırılmış antika vitrine yaklaştığımda üstündeki resim çerçevesinde; sarı saçlı,mavi gözlü,Melek isimli bebeği ve ona sarılmış aynı renk elbisesiyle annem bana gülümsüyordu.

Gözlerim dolu dolu ağlamamak için dişlerimi ve elimdeki resimleri sıkarken abimin "Melek" diye bana seslendiğini duydum. Hızlı adımlarla kapıya yöneldiğimde artık kararımı değiştirmiştim. Burası annemin çocukluk müzesiydi ve öyle kalmalıydı. Çocukluğunu her dem taze tutmak için senelerce bu evi elden çıkarmayan anneme; kaderi, nefes almayı unutturan alzheimer'la sillesini atmış olmasına rağmen.

Henüz Bu Haber İçin Yorum Yapılmamış
Adınız Soyadınız
Güvenlik Kodu
BENZER HABERLER