VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
BİZE ULAŞIN
YAZARLAR
Edirne Ahval Haber - edirneahval.com

@ Haber Tarihi : 22 Şubat 2019 10:35:24

0 Yorum

İZÜ’de İlk Ders

        İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi 2010 yılında kuruldu.  Sabahattin Zaim, bizim öğrencilik yıllarımızda, İstanbul’da kitapları, sohbetleri ve konferanslarıyla çalıştığı fakültenin dışına taşmış ve farklı fakültelerden birçok ögenciyi etrafına toplamış “sahabe ahlakı”nda bir ilim adamıydı. O yıllarda ülkemizde, özellikle üniversite gençliği arasında keskin bir ideolojik parçalanmışlık vardı. Bu parçalanmışlık içinde biraz da komünist ideolojinin estirdiği hava sebebiyle sosyalizm, komünizm, kapitalizm ve daha bir sürü materyalist kavram ve düşünceler etrafımızda kol geziyordu. Biz Edebiyat Fakültesi’ndeydik. Başta Mehmet kaplan, Necmettin Hacıeminoğlu olmak üzere diğer hocalımızın dersleri ve kitaplarıyla edebiyat, kültür ve medeniyet alanlarında aydınlık yolumuzu ve yönümüzü bulmuştuk; fakat bu kavramlar konusunda kafalarımız karışıktı. İşte böyle bulanık bir ortamda Sabahattin Zaim hocanın İslam – İnsan Ekonomi, İslam ve İktisadî Nizam, İslam’ın İktisadî Görüşü… kitapları ve bu yoldaki konuşmaları bir mıknatıs gibi bizi çekiyor ve yolumuzu gösteriyordu. Yanlış hatırlamıyorsam, Sedat Yeni gün, Sami Şener, Bekir Oğuzbaşaran, Mustafa Miyasoğlu… ve diğer arkadaşlarla, ya onun bir konferansında buluşuyor veya yeni çıkmış bir kitabı üzerinde konuşuyorduk. Bu hızla Agah Oktay Güner’in İsraf Ekonomisi, Sezai Karakoç’un İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü kitaplarını da çıkar çıkmaz kapıştığımızı hatırlıyorum…

        Sabahattin Zaim’i son görüşüm, rahmetli hocam Necmettin Hacıeminoğlu’nu toprağa verdiğimiz gün (1996) oldu. Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden bir grup hoca arkadaşımla eşi Meral Hanım’a o sırada bulunduğu Ataköyü’ndeki evine başsağlığına gitmiştik. Biz oradayken Sabahattin Zaim hoca da bir arkadaşıyla geldi. Çok az konuştu. Evden ayrılırken Necmettin Hacıeminoğlu’nun bu milletin düşmanlarıyla uzun süren mücadeleli hayatını ima ederek “Manalı yaşadı…” dedi. Bana öyle geldi ki hepimiz bu cümledeki düşüncenin devamını zihnimizde tamamladık: “Siz de öyle yaşayınız…”.   

İlim Yayma Vakfı, Halkalı Baytar Mektebi’nin de içinde bulunduğu arazide kurduğu üniversiteye, ömrünü bilime ve bilim adımı yetiştirmeye adamış İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi adını vermekle büyük bir vefa ve kadirbilirlik örneği göstermiştir.

Halkalı Baytar Mektebi, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un hem öğrencisi, hem hocası olduğu mekteplerden biridir. Üniversitede öğrenci olduğumuz yıllarda, üniversite muhitinden çok uzakta olduğu için bu mektebi görmeye gidememiştim. Mezuniyetimizi takip eden yıllarda bir kır gezimizde önünden geçtiğimizi hayal meyal hatırlıyorum.

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde ders vermem gündeme geldiğinde, bütün bu anlattıklarımı hatırlayarak, heyecanlandım. İlk dersimi vermek üzere üniversitenin kapısından yerleşkeye girdiğimde gözlerime inanamadım. Gözlerime çarpan ilk özellik temizlik ve yeşillik oldu.  Biraz ilerleyip öğrenciler arasına katıldığımda bu sefer başka bir şaşkınlığı yaşadım. Öğrencilerin arasında İngilizce ve Balkan dilleriyle konuşan yabancı öğrencilerin bulunduğunu gördüm. Az sonra üniversitenin tanıtım bülteninde yurtdışındaki bazı üniversitelerle bilimsel işbirliği anlaşmaların yapıldığını görünce, İstanbul  Sabahattin Zaim Üniversitesi’nin, çok genç olmasına rağmen, dünyaya açılan bir üniversite olduğunun farkına vardım.

Eğitim Fakültesi’nin Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Necmettin Özmen, beni ders vereceğim sınıfa götürüp takdim ettikten sonra öğrencilerimle baş başa kaldım.

İlk dersimde önce öğrencilerimle tanıştım. Sonra tahtaya geçip dersimin kodunu, adını içeriğini, amacını, yöntemini ve kaynaklarını yazdım. Eğitimin temel ilkelerinden biri, konuları basitten karmaşığa doğru ilerleyen bir yolla anlatmaktır. Ben de bu ilkeye uyarak edebiyat kelimesini, hem sözlük, hem terim anlamıyla açıklamaya başladım. Devamında şunları anlattım:

        Edebiyat eserleri çoğunlukla duygusal metinlerdir. Hikâye, roman ve şiir tarzında karşımıza çıkan bu metinler, insanların duygularına hitap eder, onları etkiler, hatta zamanla duygularını ve davranışlarını bile değiştirebilir… Edebiyat eserleri bu güçlerini, içerdikleri “güzellik” değerinden alırlar.  “Güzellik” herkese hitap eden bir estetik değerdir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Memleket İsterim” şiirini, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Bu Eller Miydi?” şiirini, Sezai Karakoç’un “Zamana Adanmış Sözler” şiirini; Refik Halit Karay’ın “Şeftali Bahçeleri” hikâyesini; Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını okuyan bir kimse, bu metinlerdeki duygu inceliğini, ortaya konulan sahnelerin güzelliğini görerek kendisi de “güzel” duymaya ve “güzel” görmeye başlar…

Bu yolda yarım saat kadar kuramsal bilgiler verdikten sonra sözü örneklere getirdim. İşte onlardan üç tanesi:

Dilencinin Kazancı:

NewYork’ta bir zamanlar bir köprünün üzerinde bir dilenci varmış… Dilencinin göğsünde  “Doğuştan körüm!” yazılı karton bir levha asılıymış… Bir gün edebiyatçının biri dilenciye sormuş: İnsanlar günde kaç dolar sadaka veriyorlar sana?  Dilenci: Beş dolar kadar… demiş. 

Edebiyatçı, dilencinin göğsündeki levhayı alıp tersini çevirmiş, arkasına bir cümle yazıp tekrar asmış ve bir hafta sonra gelip insanların verdikleri sadakanın artıp artmadığı soracağım, demiş.

Edebiyatçı bir hafta sonra gelince, dilenci onu dualarla karşılayarak, insanların verdikleri sadakanın günde yirmi dolar kadar arttığını söylemiş!..

Dilenci, göğsümdeki levhaya “Doğuştan körüm!” diye yazdırmıştım; siz onu değiştirip arkasına ne yazdınız? Diye sorunca, edebiyatçı yazdığı cümleyi okumuş:

“Bahar yine gelecek, ama ben göremeyeceğim!...”

*

Napolyon’un Gözyaşları:

Napolyon’un hayatı savaşlarda ve cephelerde adam öldürmekle geçmiştir…Bu yüzden kalbi katılaşmış, acıma duygusu körleşmiş ve ağlamayı unutmuştur. Her savaşa giderken binlerce asker götürmüş, fakat zaferden sonra dönerken onların büyük bir bölümünün cesedini savaş meydanlarında bırakmıştır… Kocası dönmeyen kadınlar, nişanlısı gelmeyen genç kızlar, babasının cesedi cephelerde kalan çocuklar… onun zaferlerinin bedelini, tarifsiz acılarla ödemişlerdir… Yine bir zafer dönüşünde Napolyon’un bir gün ordusuyla Paris’e geleceği duyulmuştur. Büyük bir karşılama merasimi düzenlenir. Günlerdir, annesin eteklerine yapışıp “Babam ne zaman gelecek? Ne zaman gelecek?” sorusunu soran beş altı yaşlarında bir çocuk ile annesi de Napolyon’u karşılamaya gider. Askerler meydana girmeye başlayınca çocuğun soruları daha da sıklaşmaya başlar; çünkü annesi ona askerlerle beraber babasının da geleceğini söylemiştir… Neden sonra çocuğun sabrı tükenir. Annesinin elinden kurtulur ve kalabalığın arasından fırlayarak Napolyon’un atının dizginlerine yapışır. Başta muzaffer kumandan olmak üzere herkes şaşkınlık içindedir. Birden çok derinlerden gelip ortalığı inleten bir çocuk sesi duyulur:

“Babam nerde? !...”

Napolyon atından iner… Çocuğu kucağına alır… Gözlerinin ta içine bakar… Dudaklarını kıpırdatırsa da bir şey söyleyemez…. Ama gözyaşları yanaklarından aşağıya inip damlamıştır bile…

*

Gemilerin Yakılması:

Genç bir kumandan olan Tarık Bin Ziyad, İslam ordusunu Afrika kıyılarından İspanya’ya geçirdiğinde derhal gemilerini ateşe verip yakar ve yanmakta olan gemilerin karşısında askerlerini toplayıp bir konuşma yapar. Bu konuşma kanaatime göre dünya edebiyatının hiç eskimeyecek edebiyat metinlerinden biridir.

Yerim dolduğu için bu konuşmayı burada veremeyeceğim…

 

 

Henüz Bu Haber İçin Yorum Yapılmamış
Adınız Soyadınız
Güvenlik Kodu
BENZER HABERLER