Gündem

Ragbi Günlükleri 72

Ragbi Günlükleri 72

Zafer ERAY
Zafer ERAY
Editör
29 Ağustos 2021 23:50

   Emperyalizme karşı kazanılan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın 99. yıl dönümünde biz Türk gençleri, aynı heyecanla dahili ve harici düşmanlarımızın karşısında Kuvay-ı Milliye saflarındayız. 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!

                Kuvay-ı Milliye, gerçek bir halk destanıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ülküsünden giden büyük halk mücadelesinin simgesidir. Nazım Hikmet'in kaleminden çıkmış, sekiz bölümden oluşan Kuvay-ı Milliye Destanı'nın yedi ve sekizinci bölümlerinden kesitler paylaşmak istiyorum sizlerle:

''(...)

Ayın altında kağnılar gidiyordu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

Toprak öyle bitip tükenmez,

Dağlar öyle uzakta,

Sanki gidenler hiçbir zaman

                       hiçbir menzile erişmeyecekti.

Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.

Ve onlar

                 ayın altında dönen ilk tekerlekti.

Ayın altında öküzler

başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi

                                                ufacık, kısacıktılar

ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında

ve ayakları altında akan

                              toprak,

                                      toprak

                                              ve topraktı.

Gece aydınlık ve sıcak

ve kağnılarda tahta yataklarında

koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.

Ve kadınlar

birbirlerinden gizleyerek

bakıyorlardı ayın altında

geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.(...)

Ve ayın altında kağnılar

    yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

 <<6 Ağustos emri>> verilmiştir.

 Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari

alaylarıyla

  yer değiştiriyordu. Yer değiştirecek

98956 tüfek,

                     325 top,

                                 5 tayyare,

2800 küsur mitralyöz,

2500 küsur kılıç

ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği

ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz

                         kımıldanıyordu gecenin içinde.

Gecenin içinde toprak,

Gecenin içinde rüzgar.

Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,

                                           gecenin içinde:

              insanlar, aletler ve hayvanlar,

demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,

korkunç

             ve sessiz emniyetlerini

                       birbirlerine sokulmakta bulup,

kocaman, yorgun ayakları,

                      topraklı elleriyle yürüyorlardı.(...)

Saat 2.30(...)

Dağlarda tek

                    tek ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

         güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerin yanında,

birdenbire beş adım sağında O'nu gördü.

Paşalar O'nun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar: <<Üç>> dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.

Saat 3.30.

Halimur-Ayvalı hattı üzerinde

                                       manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı

(kendisi tornacıdır)

karanlıkta gözyordamıyla

       sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi

              baktı manga efradına birer birer:

Sağdaki birinci nefer

                               sarışındı.

İkinci esmer.

Üçüncü kekemeydi

fakat bölükte

         yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.

 Dördüncünün yine mutlak bulmaç istiyordu canı.

Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı

                      tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.

Altıncı,

inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,

memlekette toprağını ve tek öküzünü

ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için

kardeşleri onu mahkemeye verdiler

ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için

                             ona <> derdiler.

Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.

Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı

ve gözünü kırpmadan

                                daha bir hayli yara alabilir,

yine de dimdik ayakta kalabilir.

Sekizinci,

               İbrahim,

                            korkmıyacaktı bu kadar

bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp

                                  birbirine böyle vurmasalar.

Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:

tavşan korktuğu için kaçmaz

                                    kaçtığı için korkar(...)

Saar 4.45.

Sandıklı civarı.

Köyler.

Sarkık, siyah bıyıklı süvari,

çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

Çukurova beygiri

                          kuyruğunu karanlığa vuruyordu:

                                             dizkapaklarında kan,

                                          kantarmasında köpük...

İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,

atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.

Geride, köylerde bir horoz öttü.

Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari

                            ellerinin tersiyle yüzünü örttü.

Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan

                                    bir başka horoz vardır:

baltaibik, süt beyaz bir Denizli horozu.

Düşmanlar herhal onu çoktan kesip

                                 çorbasını yapmışlardır(...)

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.

Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.

Gün ağardı ağaracak.

Kokusu tütmeye başladı:

                                    Anadolu toprağı uyanıyor.

Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp

ve pırıltılar görüp

ve çok uzak

çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak

bir müthiş ve mukaddes mácerada,

ön safta, en ön sırada,

şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülázımı Hasan'ın

                                               yaşı yirmi birdi.

Kumral başını gökyüzüne çevirdi,

                                             kalktı ayağa.

Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.

Şimdi bir hamlede o kadar büyük,

                öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki

bütün ömrünü ve hátırasını

                            ve yedi buçukluk bataryasını

                     ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu:

-Saat kaç?

-Beş.

-Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek

ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden

yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,

bütün áletleriyle

ve vatan uğrunda,

yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle

Birinci ve İkinci Ordular

                                      baskına hazırdılar.

Alacakaranlıkta, bir çınar dibinde,

                                 beygirinin yanında duran

                                 sarkık, siyah bıyıklı süvari

                              kısa çizmeleriyle atladı atına.

Nurettin Eşfak

                      baktı saatına:

-Beş otuz...

Ve başladı topçu ateşiyle

                          ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Sonra.

Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.

Bunlar:

            Karahisar güneyinde 50

            ve doğusunda 23-30 kilometredeydiler.

Sonra.

Sonra, düşman ordusu kuváyı külliyesini iháta ettik

                                                 Aslıhanlar civarında

30 Ağustos'a kadar(...)

    Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.

    Nurettin dedi ki <>

    Nurettin dedi ki <

                            buraya gönderenler öldürdü seni...>>

Sonra.

Sonra, 31 Ağustos günü

                    ordularımız İzmir'e doğru yürürken

serseri bir kurşunla vurulan

                                    Deli Erzurumlu'ydu.

Devrildi.

Kürek kemikleri altında toprağı duydu.

Baktı yukarı,

baktı karşıya.

Gözler hayretle yandılar:

önünde, sırtüstü, yanyana yatan postalları

                            her seferkinden kocamandılar.

Ve bu postallar daha bir hayli zaman

üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından

seyredip güneşli gökyüzünü

ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

Sonra...

Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden

ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden

                              yüzlerini toprağa döndüler...

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.

Kan içindeydi yüzü gözü.

Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.

Kaçanı kovalamıyordu yalnız

                           ulaşmak da istiyordu bir yerlere

ve sadece kahretmiyor

                             yaratıyordu da.

Ve kılıçların,

                     nalların,

                                  ellerin

                                          ve gözlerin pırıltısı

                    ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü

ve şu türküyü duydu:

          <

              Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

                                               bu memleket bizim.

              Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

              ve ipek bir halıya benzeyen toprak,

                            bu cehennem, bu cennet bizim.

              Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

              yok edin insanın insana kulluğunu,

                                                     bu dávet bizim...

             Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

             ve bir orman gibi kardeşçesine

             bu hasret bizim...>>

Sonra.

Sonra, 9 Eylül'de İzmir'e girdik

ve Kayserili bir nefer

yanan şehrin kızıltısı içinden gelip

öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,

Güneyden Kuzeye,

Doğudan Batıya,

Türk halkıyla beraber

seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve bizde bitirdik destanımızı.

Biliyoruz ki layığında olmadı bu kitap,

Türk halkı bağışlasın bizi,

onlar ki toprakta karınca,

                                  suda balık,

                                                 havada kuş kadar

                                                              çokturlar;

korkak,

          cesur,

                  cáhil,

                          hakím

                                    ve çocukturlar

ve kahreden

              yaratan ki onlardır,

kitabımızda yalnız onların máceraları vardır...''

Yorum Yap

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!